Subscribe

RSS Feed (xml)



Powered By

Skin Design:
Free Blogger Skins

Powered by Blogger

15 Ocak 2009 Perşembe

LEHİSTAN VE TATARLAR

TATARLAR

Leh Milleti’nin Tatarlarla ilk teması 13.yüzyılda oldu. Cengiz han’ın ölümünden sonra, doğudaki Moğol’lar, Avrupa’nın doğusundan ortalarına ve Anadolu’ya yürüdüler. Önce Rus’ları; sonra da Macaristan ile müttefiki olan Lehistan’a aynı anda saldırdılar. O dönemde Polonya Prenslerinin en güçlüsü olan Henryk Pobozny, Legnica Meydan Savaşında Moğol’lara karşı direndi ise de bozguna uğramaktan kurtulamadı (1241). Ancak Moğol Ordusunun amacı, Macaristan’ı ele geçirmekti ve bu ülkeye gelebilecek Lehistan yardımını önlemek için; saldırılarını iki tarafa yönlendirdi. Nitekim Legnica savaşından hemen sonra, Moğol Ordusu, çekildi ve Macaristan’a doğru yürüdü. Tatarlar, Cengiz Han’ın Ordusuna katılmış olan kavimlerden biriydi. Fakat o dönem Avrupa’sında, Moğol denilince Tatar; Tatar denilince de Moğol akla gelirdi.
O Yüzyıl Avrupa’sında Tatar kelimesi telaffuz edilince akla, “Tartar” sözü geliyor ve insanlar bu sözden ürküyorlardı. Zira Tartar kelimesi, “ölmüş insanların göç ettikleri yer altındaki dünya” anlamını içeriyor; yabancı, şaşırtıcı, başka bir dili konuşan, bilinmeyen yöntemlerle savaşan ve en önemlisi de daima galip gelen bir ordunun, dünyanın öteki ucundan kalkıp, aniden karşılarına dikilivermesi olarak algılanıyordu.
Moğollar-Tatarlar, Lehistan Prenslerini kendilerine tabi olmaya zorlamadılar Ama 13.yüzyılın sonuna kadar aralıklı olarak saldırıp, yöre arazilerini harabeye çevirip, ekonomiyi alt-üst ettiler.
Tatar Kavimlerinin Lituanya’ya yerleşmesi, 14.Yüzyılın sonunda ve 15. Yüzyılın başlarında oldu. O zamanlar, Polonya Kralı Wladyslaw Jagiello’nun baba tarafından kuzeni olan Witold, Litvanya Prensiydi. 14.Yüzyılın ilk yarısından itibaren, Altınordu’da iktidar mücadeleleri başladı. Tahta çıkmak isteyenler zaman zaman Lituanya’dan destek istiyorlar; mücadeleyi kaybedenlerin bir kısmı Litvanya topraklarına sığınıyorlardı. Bir de Altınordu ile yapılan savaşlarda tutsak edilen Tatarlar vardı ki, bunlar da Litvanya’ya getiriliyor; Polonya ve Lituanya topraklarına yerleştiriliyorlardı. Koloczary, Kazaklary, Mareszlary, Prudziany ve Vilnius yakınlarında Sorok Tatary (Kırk Tatarlar) adlı köyler, Tatarlar’ın Lituanya’daki ilk yerleşim merkezleriydi. Bu topraklara Tatar yerleşmeleri, arılıksız olarak 17.Yüzyıla kadar devam etti. Başlangıçta Tatar köyleri, büyük siyasi ve sanayi merkezlerinin çevresindeydi; sonra birçok küçük köy ile yerleşim yerleri kuruldu. Tatar köy ve kasabalarını, uzunca bir dönem Polonya’ya bağlı kalmış olan, Beyaz Rusya’nın batısında, Ukrayna’nın batısında ve Lituanya’da bugün de görmek mümkündür. İlk göçmen Tatar gruplar, Hıristiyanlığı da kabul edip, dillerini ve kimliklerini kaybettiler. Bunda, hemen hemen hepsinin Tatar kızlarıyla evlenmeleri, büyük rol oynadı. 16.Yüzyıldan itibaren Moskova Prensliğinin yayılmasıyla birlikte Lituanya’ya gelen veya Lituanya-Tatar savaşları sırasında esir düşenler, göçmenlerin ikinci dalgasını teşkil ediyordu.
14. yy. sonundan itibaren Polonya ile Lituanya arasında yakınlaşma süreci başladı. Jagellon hanedanının temsilcileri; Lituanya Büyük Prenslik kalpağını ve Polonya Kraliyet tacını birlikte giyerek tahta çıkarlardı. 1569 yılında Lublin kentinde, iki ülke arasında birlik anlaşması imzalandı. Bu anlaşma neticesinde İki Millet Cumhuriyeti kuruldu. Ülkenin başında aynı kişi tarafından temsil edilen Kral ve Büyük Prens bulunuyordu. Yasama organı olan parlamento müşterek; ama bütün resmi makamlar ikiliydi. O dönemde Jagellon hanedanından son Kral ve Lituanya Büyük Prensi Sigismund Augustus, Tatar’ların 17.yy.da yerleştirildikleri Ukrayna’nın bir kısmını Lehistan Krallığı ile birleştirdi.
Lipka Tatarları Lehistan’a yerleşen Tatar göçmenlerin son kalabalık grubudur. Lipka Tatarları çeşitli boy ve gruplardan oluşan ve Leh Ordusu’nda askerlik yapan savaşçılardı. Savaşlardaki başarılarından dolayı bunlara 1659 yılında, Güneydoğu Polonya’nın Podolya ve Wolyn bölgeleri tahsis edildi. Ancak maaş ödemelerinde aksamalar meydana gelince, 1672’de Lipka askerlerinden bazıları isyan edip, Osmanlı Ordu’suna hizmet etmeye başladılar. Jan Sobieski’nin 1674’de kral seçilmesinden sonra, isyancılardan bazıları ikna edilip geriye döndürüldüler ve bunlar 1679 yılında Bialistok iline bağlı Malaszewicze, Studzianka, Drahle, Bohoniki ve Kruszyniany köylerine yerleştirildiler.
Polonya ve Lituanya’ya yerleşen Tatarlar, birkaç toplumsal kesimden oluşuyordu. Doğrudan prense bağlı olan “Prens Tatarları” ile bunlara tabi olan ve er olarak askerlik yapan “Kazak Tatarları” adlı gruplar, önemli bir kesimi oluşturuyordu. Tutsak edilen Tatarlar, prensin emri üzerine şehirlere ve kalelerin yakınlarına yerleştiriliyorlardı. Bunlar, Tatar gelenek ve göreneklerini sürdürmeye özen gösteriyorlardı. Bu gelenekler, bazı resmi unvanlara da yansıyordu. Örneğin Lituanya Büyük Prensliği, Tatar’ların başında bulunan Han oğluna “Sultan” veya Hanoğlu anlamına gelen “Cerewicz” unvanı veriliyordu. “Ulan” Cengiz Han’ın ahfadı anlamına gelen bir sözcüktü. “Kniaz (prens)” unvanı, “Ulan” ve “Mirza” unvanlarına koşut olarak kullanılıyordu. Ömrünün bir kısmını Han-Padişahın yakınında geçirmiş olanlar “bey” ya da “ağa” unvanıyla anılırdı. İmam ve mollaların, Tatar gruplarında önemli rolü vardı. İmam, halkın seçtiği ruhani lider olduğu gibi; davaları hallede hakim, senet ve vasiyetleri onaylayan noter; evlilik ve ölüm fermanlarını imzalayan nüfus memuru idi.
O dönemde, prens ve kralın her çağrısı üzerine silaha sarılmaları kaydıyla, Tatarların seçkinleri olan Prens Tatarları’na toprak verilirdi. Tahsis edilen toprak, kendilerine verilen görevlerle birlikte, çocuklarına intikal ettirilebilir; ama satılamazdı. 1699 yılında çıkarılan ve kral tarafından da onaylanan bir yasayla, Tatar’ların da mülkiyet hakkı edinmeleri sağlandı. Artık Tatarlar da arazi satın alabilir ve bunlar, evlatlarına intikal ettirilebilirdi. Daha sonraki aşamada ise, Tatarlar da, Polonya’da yaşayan öteki insanların birçok haklarına sahip oldular. Ancak, dini inançları yüzünden siyasal haklar verilmiyordu. Örneğin bölgesel seçimlere katılamıyor; kendi milletvekillerini seçemiyorlardı. Bu konu, 17.yy.da Lehistan-Osmanlı ilişkilerinde de ele alındı.
15.yy.dan itibaren Tatar askerleri, Polonya-Lituanya devletinin yaptığı bütün savaşlara katılarak çarpıştılar.Tarihi belgeler, Grunwald zaferinde, 1000 Tatar askerinin, orduda yer aldığını göstermektedir. Hatta denilmektedir ki; Polonya Kralı Wladyslaw Jagello, Tatarların savaş taktiklerini uyguladığı için, başarılı olabilmiştir. Ne yazık ki, aynı Tatar’lar, Polonya ordusundaki diğer etnik gruplarla birlikte, Osmanlı Ordusu’na karşı da savaştılar. Hatta Viyana muhasarasında da Polonya Ordusunda yer alan Tatarlar, Osmanlı’nın Viyana’dan geri çekilmesinde pay sahibi oldular. “İsveç Tufanı” adıyla tarihe geçen, 1655 yılında Polonya ve Lituanya’nın İsveç Ordusu tarafından istila edilmesi üzerine Kırım Hanı, Polonya Kralı 2. Jan Kasimir Vasa’ya yardım ederek, Tatar süvarilerinden oluşan bir birlik gönderdi. 1674’de Polanya Kralı ve Lituanya Büyük Prensi unvanıyla tahta çıkan III.Jan Sobieski, o zaman Tatar birliklerinin baş komutanıydı. Tatar Birlikleri, Polonya Krallığına karşı vefasızca hareket eden Prusya Prensliği’nin topraklarında son derece başarılı bir sabotaj taktiği uyguluyordu.
Sonraki yüzyılda, Polonya’nın çökmekte olduğu dönemde, asilzadelerin Katolik mezhebini savunma sloganları attıkları Bar ve Brest Konfederasyonu’nda (1768-1772) olmak üzere Tatar’lar, Polonya sınırları ile bağımsızlığı amaçlayan bütün savunma savaşlarına katıldılar. O dönemin siyasal durumunda, Ortodoks Rusya ana düşman olarak görülüyor; Katolikliğin savunulması, vatanın savunulması ile eş anlam ifade ediyordu. Buna karşı Katolik Lehler ile, Müslüman Tatar’lar, Rus’lara karşı omuz omuza vatan savunması yapmışlardı. Bugün Beyaz Rusya’nın batısında yer alan Nowogrodek kasabası yakınındaki bir köyde doğmuş ve Lituanya ordusunda ilk Tatar kökenli General olan Jozef Bielak 1792 yılında, 3 Mayıs 1791 tarihinde hem Avrupa’da, hem de Polonya’da ilk olarak onaylanan anayasanın uğruna Rusya’ya karşı yapılan savaşta kahramanca mücadele etti ve Polonya’nın en büyük nişanı olan Virtuti Militari ile taltif edildi. İki yıl sonra da Tadeusz Kosciuszko’nun isyanında hayatını kaybetti.
Polonya Tatarları’nın İslamiyet’i muhafaza etmelerinde Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı’nın büyük rolü vardı. Diplomatik ve ticari ilişkiler üç ülkeyi birbirlerine; Tatar’ları ise İslam inancı ile kendi kültürüne bağlıyordu. Tatar halkının yoğun yaşadıkları yerlerde camiler inşa ediliyordu. 1572’de Kral Sigmund Augustus’un ölümünden sonra, Polonya Kralları seçimle iş başına gelmeye başladı. 1573’deki bir parlamento oturumunda, vatandaşların din ve vicdan hürriyetlerini garanti altına alan Varşova Konfederasyonu anlaşması imzalandı. Gerçi bu anlaşmada açıkça, Müslümanlardan söz edilmiyordu ama; çok mezhepli bir devlette, başka dinlerin de garanti altına alınması doğaldı.
Polonya ile Lituanya’nın birleştirilmesi konusundaki anlaşmanın hazırlandığı parlamento, camilerin inşa edilmesine ve imamların yurt içinde eğitilmesine izin veriyordu. Bunun sonucu olarak din okulları açılmaya başladı. Ancak, ne yazık ki, 17.yy.da cereyan eden savaşlar bu süreci engelledi. O dönemde Polonya Cumhuriyeti’nde 40 Müslüman Cemaati faaliyette bulunuyordu. O yüzyılda etnik yapısı değişik, kalabalık Müslüman göçmen dalgaları Polonya’ya girdi. Bu grupların dinleri aynı olduğundan hepsine birden Tatar veya Lipka denildi. Özellikle yoksul kesim, hızla asimile edildi. Bir kısım Tatar’lar ise dil,din,gelenek ve göreneklerini korumakta direndiler. Kırım ve Anadolu’dan getirilen silah, kumaş, eyer ve kıymetli eşyalar, sadece varlıklı Tatar’ların değil; Leh asilzadelerinin de ilgi alanı içindeydi.
1795’de Polonya ve Lituanya; Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından işgal edilip paylaşıldığında Tatar’lar, Polonya ordusunun içerisinde yer alıyor ve müstevli düşmanlara karşı mücadele ediyorlardı. Bu paylaşımda Tatar köylerinin tamamı Rus işgal bölgesi içinde kalmıştı. Ruslar, Tatar’ların Leh kültüründen sıyrılmaları için çaba harcıyordu. Çarlık yönetimi, Polonya Ordusu içinde, kendilerine karşı savaşmayacakları beyanıyla, Tatar topluluğunun özgür bırakılacağını; hatta önceki dönemlerde kullandıkları bazı unvanların da iade edileceğini vaat ediyordu. Bir kısım Tatar’lar bu vaatlere kanarak, bilerek Ruslaştırma akımına kapıldılar ve bunlara maddi olanaklar da sağlandı. Fakat bir kısım Tatar’lar, gizliden gizliye, Leh askerleriyle birlikte, yer yer isyanlara iştirak ettiler.
Rus makamları tarafından yaratılan ekonomi ve kariyer olanaklarıyla, kimi Tatar aileler zenginleşmeye başladı ve sosyal etkinlikleri arttı. 1842’de Lituanya’da oturan Tatar’lar, kendilerine ait müftülüğü kurmaya çalıştılar, fakat çabaları beklenilen sonucu vermedi. Ayrıca yayıncılık alanında yoğun etkinliklerde bulunuyorlardı. Örneğin çok miktarda dini kitaplar basılmıştı. 1858 yılında ilk kez Kuran’ı Kerim, Fransızca’dan Lehçe’ye çevrilip yayımlandı. Bu çevirinin önsözünü yazan Leh Tarihçi Julian Bartosiewicz, ilginç bir yorum yapmıştı.
1853 yılında, Rus makamları tarafından yaptırılan sayım sonucuna göre, yaklaşık 5500 Tatar, Polonya ve Lituanya’ya ait topraklarda oturuyordu. 1897’de aynı bölgedeki Müslümanların sayıları 23 bine yükselmişti. Bu hızlı artışın, askerler ve göçlerden kaynaklandığı sanılmaktaydı. Varşova’da Kafkas Süvari Alayı konuşlandırıldığı için, askerlerin ruhani ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla 1839’da ilk Müslüman mezarlığı kuruldu. 1867 yılında, Tatarska Sokağında kurulmuş olan ikinci ve daha büyük mezarlık bugüne kadar kullanılmış olup; halen Varşova’da ölen Müslümanların defnedildikleri dini mekandır.
19.Yüzyılın ortalarından itibaren Moskova, Petersburg ve başka Rusya kentlerinde yüksek tahsil yapan Tatar gençleri, böylelikle Rus kültürü ile daha çok haşir-neşir oldular. Achmatowicz, Bajraszewski, Korycki, Kryczynski, Snajkiewicz, Sulkiewicz, Bazarewski, Tuhan-Baranowski, Mucha, Polturzycki, Mucharski, Milkamanowicz gibi Polonyalı Tatar gençleri, Çarlık Rusyası’na karşı oluşturulmaya çalışılan eylemlere katıldılar. Kader birliği ettikleri Leh gençleriyle birlikte bağımsızlık hareketinin içinde yer aldılar; o arada Kırım,Kafkasya ve Azerbaycan’da örgütlenen bağımsızlık örgütleriyle işbirliği yaptılar.
1917’da Tatar General Maciej Sulkiewicz, Kırım Tatar Devletinin silahlı kuvvetleri olan “Müslüman Kolordu”yu kurdu. Ne var ki Almanlar, kısa bir süre sonra bu askeri gücü ortadan kaldırdı; ama General Sulkiewicz, Kırım Yarımadası’na ulaşmayı başardı ve 1918 yılında kurulmuş olan Demokratik Kırım Cumhuriyeti’nin hem Başbakanı ve dışişleri Bakanı; hem de Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı oldu. Daha sonraki aşamada Rus Çarına sadakat gösteren General Denikin, Tatar bağımsızlık hareketini durdurup, askeri birlikleri dağıtınca, General Sulkiewicz, bir grup arkadaşlarıyla birlikte Azerbaycan’a kaçtı. Oradaki uygun ortamdan yararlanarak, yeni bir ordu oluşturdu ve kendisi de Genelkurmay Başkanlığı görevini üstlendi. O sırada Leon ve Olgierd Najman, Mirza Kryczynski’ler ve Aleksander Achmatowicz gibi öteki Polonya Tatarları, Azerbaycan Hükümetinde önemli görevlerde bulunuyorlardı. Kızılordu’nun 1920 yılında, Bakü’den başlayarak, Azerbaycan’ı işgal etmesi üzerine, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı da ortadan kalktı. Rus Ordusuna karşı direnen, Azerbaycan milliyetçileri ile birlikte Polonya Tatarı Maciej Sulkiewicz de kurşuna dizildi.
1917 yılından itibaren Polonya’da, Tatar teşkilatları kurulmaya başladı. Başta Polanya olmak üzere, Litvanya, Beyaz Rusya ve Ukrayna Tatar’ları Birliği Petersburg’da kuruldu ama; Bolşevik Devrimi üzerine, Vilnius’a taşındı. Polonya-SSCB Savaşı sırasında Tatar Birliği, Mustafa Achmatowicz komutasında Tatar Ulan Alayı’nı kurdu…Sonraki yıllarda, birkaç ülkeyi içeren faaliyetlerini sürdüremeyen Birlik zayıfladı ve sonraki aşamada salt Polonya sınırları içerisinde ikamet eden Tatarlar, yeni bir örgüt oluşturdular.
1925 yılında Müslüman Topluluklar Kongresinde , “Muzulmanski Zwiazek Religijny w Rzeczypospolitej Polskiej (Polonya Cumhuriyeti Müslümanlar Birliği) adıyla bir örgüt kuruldu. 17 Cami ve 19 cemaatin sorumluluğunu da üstlenmek üzere, Dr. Yakup Szynkiewicz, Müftü ve Örgüt Başkanlığına seçildi.
Aynı yıl, ayrıca Zwiazek Kulturalno- Oswiatowy Tatarow w Rzeczypospolitej Polskiej (Polonya Cumhuriyeti Tatar’larının Kültür Eğitim Birliği) kuruldu. Bu iki örgüt, el ve gönül birliğiyle sosyal ve kültürel konularda önemli çalışmalar yaptılar. Dr.Yakup Szynkiewicz’in çabaları sonunda, yüksek din eğitimi yapmak üzere, Mısır’daki El Ezher Üniversitesine Tatar gençleri gönderildiler.
Öte yandan Leon Kryczynski’nin çabalarıyla Vilnius’ta Tatar Milli Müzesi ve Arşivi oluşturuldu.
Ayrıca Polonya ve Litvanya Tatar’larının tarihini ve kültürünü içeren araştırma yazılarının ve makalelerin yer aldığı “Rocznik Tatarski” adlı bilimsel bir derginin yayını başlatıldı.
1928 yılında Prof.Dr.Stanislaw Dziadulewicz tarafından hazırlanan “Herbarz Rodzin Tatarskich w Polsce” (Polonya Tatar Ailelerin Asalet Armaları ve Ünvanları) adlı kitap yayımlandı. Bu kitapta, o tarihe kadar Tatar ailelerin kullandıkları simgeler gösteriliyor; ayrıntılı olarak şecereleri veriliyordu.
Bir anlamda, Asker Millet olan Tatar’lar, 1936 yılında Vilnius Ulanları Alayı’nı kurdular. El Ezher’den mezun olan, Varşova İmamı Dr.Ali Woronowicz, Alay imamlığına tayin edildi. Bu Alay, Polonya Silahlı Kuvvetleri’nin emrinde, 1939-1945 yılları arasında bütün cephelerde kahramanca savaştı ve çok sayıda şehit verdi. Ayrıca batıdaki Polonya Birliklerinde yer alan Tatar askerler için de imamlar görevlendirildi. Daha sonra Polonya’nın işgali ile birlikte yer altına inen Polonyalı vatanseverler arasında, Tatar gençleri de yer aldılar.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya’nın sınırları değiştirildi. Tatar’ların yoğun olarak yaşadıkları bölgeler, SSCB hakimiyetindeki Beyaz Rusya ve Litvanya sınırları içerisinde kaldı. Bunun üzerine kimi Tatar’lar, Polonya’ya göç ederlerken, kimileri de başka ülkelere gittiler. Esasen kimileri de, tutuklu olarak çeşitli askeri kamplarda bulunuyorlardı. Öte yandan Sovyet makamları, milliyetini Leh olyarak değil de Tatar olarak beyan edenlerin Polonya’ya göç etmelerine izin vermiyor; onlara, Özerk Tataristan Cumhuriyeti’ne gidip yerleşmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Böylelikle, II.Dünya Savaşı’ndan önce toprak sahibi olan varlıklı Tatar’lar, malını mülkünü bırakıp, başka diyarlara gitmek zorunda kalmışlardı.
Halen Polonya’da ne kadar Tatar yaşamakta olduğuna ilişkin sağlıklı bir bilgi edinebilmek mümkün olmamaktadır. Ancak Tatar nüfusunun 4000 civarında olduğu söylenebilir.Kuşkusuz pek çok Tatar, kendi istekleriyle Lehleşmişlerdir. Hala “Ben Tatar’ım” diyenler, Podlasie Bölgesindeki Bialystok ve Sokolka; Kuzey Polonya’nın Gdansk,
1947 yılında, Polonya Müslümanlar Birliği, etkinliklerine yeniden başladı. Bir işçi kenti olan Gdansk’ta yaşayan Müslüman Tatar’lar, kendi aralarında topladıkları ve sponsorlar vasıtasıyla temin ettikleri paralarla 1989 yılında yeni bir cami inşa ettiler. Halen, Bohoniki, Kruszyniany ve Gdansk’ta ibadete açık üç cami mevcuttur. Ayrıca Varşova, Gorzow Wielkopolski ve Bialystok’ta, namaz kılınabilen mescitler bulunmaktadır.
1986 yılında, Yazı İşleri Müdürlüğü’nü Selim Chazbijewicz’in yaptığı, “Zycie Muzulmanskie (Müslüman Hayatı) adlı üç aylık bir dergi yayımlanmaya başladı. Derginin editörlüğü yapan kuruluş, İslam ve Tatar Tarihi ile birlikte bazı dini kitaplar da yayımladı. II.Dünya Savaşı öncesinde “Rocznik Tatarski” (Tatar Yıllığı) adıyla çıkan dergi; 1993’den itibaren “Rocznik Tatarow Polskich” (Polonya tatar’ları Yıllığı) adıyla yeniden yayımlandı. Bu dergi, Tatar’ların sosyal ve kültürel sorunlarını ele alan konulardaki bilimsel ve edebi yazılara yer vermektedir. Bundan başka Sokolka’da Müslümanlarla Tatar’ların yaşantılarıyla ilgili yazılara yer veren, “Swiat İslamu” (İslam Dünyası) adıyla başka bir dergi yayımlanmaktadır. 1994 yılında yayına başlayan bu derginin sahipliğini ise Jozef Konopacki yapmakta olup, zaman zaman Türkiye’deki islami faaliyetlere de yer verilmektedir.
Yayın faaliyetlerinin yanı sıra, yaklaşık yirmi beş yıldır Sokolka’da “Sokolski Osrodek Kultury” (Sokolka Kültür Merkezi) tarafından, “Orient Sokolskie” (Sokolka Şarkiyat Konferansları) ana başlığı altında toplantılar düzenlenmektedir. Anılan Merkezde Polonya’daki, tek Tatar Müzesi de yer almaktadır.
Tatar’ların, Polonya ve Lituanya topraklarına yerleşmelerinin 600. yıldönümü olan 1996 yılında; Tatar kültürü, tarihi ve etnolojisi ile ilgili bütün kurum ve kuruluşların iştirakleriyle geniş kapsamlı etkinlikler yapıldı. O yıl boyunca seminerler, sempozyumlar düzenlendi ve sergiler açıldı. Varşova Asya ve Büyük Okyanus Müzesi’nde düzenlenen ve “Polonya Tatarları” adını taşıyan sergi bunlardan biriydi. Türkiye de dahil birkaç ülkede sergilenen fotoğraflar, Polonya Tatar’larının tarihini gözler önüne seriyordu. Türkiye’ye de getirilen bu sergi, önce Ankara’da, sonra Eskişehir’de sergilendi ve geniş ilgi gördü. Ayrıca, Ankara-Varşova Dostluk Derneği’nin düzenlediği konferansta, Polonyalı araştırmacı Marzena Godzinska, Polonya Tatarlarını anlattı.
Polonya Müzelerinde, maalesef, Tatar tarihini yansıtan çok az malzeme vardır. Aynı şekilde, Lituanya ve Beyaz Rusya Müzelerindeki Tatarlarla ilgili sergi malzemesi fazla değildir. Esasen, üç komşu ülkede yaşayan ve yaşamış olan Tatar’ların tarihleri de, gelenek ve görenekleri de aynıdır. İslamiyet’i yansıtan; dini kitaplar, tablolar ve ev eşyaları ise, sadece Tatar’larda değil; Hıristiyan evlerinde de görülmektedir.
1992 yılında Bialystok kentinde, “Polonya Tatarları Birliği” kuruldu.Halen bu Birliği Halina Szahidewicz ve Jozef Jusuf Konopacki birlikte yönetiyorlar. Müftü Tomasz Miskiewicz de, Polonya Müslümanlarının ruhani lideri olarak, Tatar Birliği ile dirsek temasını sürdürmektedir. Konopacki’nin verdiği bilgiye göre Beyaz Rusya’da 10 bin dolayında; Lituanya’da ise 3500 Tatar bulunmakta olup bunlar, Polonya Tatarları ile işbirliği halindedir. Hatta bir araya geldiklerinde, bir federasyon çatısı altında birleşme kararı almışlar.
Polonya’daki en genç Tatar oluşumu ise; 2004 yılında kurulan “Müslüman Gençlerin Organizasyonu”dur. 16 yaşını tamamlayan her Müslüman gencin üye olabileceği bu yeni oluşum, Polonya Tatarları Birliği ve Polonya Müslümanları Birliği ile dayanışma halindedir.
Polonyalı Tatar’lardan söz ederken; öncelikle akla gelen yerler; Bialistok İli ile ona bağlı olan Kruşiniani ve Bohoniki köyleridir. Yaklaşık yirmi yıl arayla iki kez gidip gördüğümüz bu bölgeyle ilgili izlenimlerimizi önce yirmi yıl önceki notlarımızdan aktaracak; sonra da geçen yıl yaptığımız gezideki notlarımızı, italik harflerle yazacağız…

Bialistok ve Tatar Köyleri
Bialystok’a gitmek için sabah saat 06.30’da Varşova’dan hareket ettik. Serin hava, yolda yağmura dönüştü. Dümdüz bir ovada yol alıyorduk ve ben, sığ ormanlardan gözlerimi ayıramıyordum. Tornadan çıkmışcasına düzgün ve alabildiğine yüksek çam ağaçlarının güzelliğine, gerçekten doyum olmuyordu. Hele, yağmurlu havayı ve de yağmurun yağışını seyretmeyi seviyorsanız, böylesi bir yolda, saatlerce sıkılmadan yol alabilirsiniz.
İki saat sonra Bialystok’a girdik. Doğruca Polonya Müslümanlarının dini lideri, Stefan Mucharski’nin evine gittik; ama onu bulamadık. Dönüşte tekrar uğramak üzere Kruşianiani köyüne hareket ettik.
Bialystok, Müslüman Tatar’ların yoğun olarak yaşadıkları kent. Bu kente bağlı Kruşiniani ile Bohoniki köyleri ise, bütün ülkede, Müslüman Tatar köyleri olarak biliniyor.
Kruşiniani Köyü
Kruşiniani köyüne ulaştığımızda yağmur sürüyordu. Köy, ilk nazarda, Anadolu köylerinden herhangi birini andırıyordu. Çift atlı bir araba üzerine yığılı otları, kış için ambara götüren bir köylü, aheste aheste köye giriyordu. Sokakta birkaç çocuk, yağmura rağmen oyunlarını sürdürüyorlardı. En iyisi doğruca muhtara gidip, köyü onunla birlikte gezmek ve istediğim bilgileri ondan almaktı. O sırada gözüme bir tabela ilişti: Altın Orda (yani Altın Ordu) yazıyordu. Burası köyün tek barıydı; yemek, çay, kahve, alkollü içkiler vb. bulunuyor ve ağaç kütüklerinden yapılmış iki masa, müşteri bekliyordu. Girip o masalardan birine oturduk ve yağmurun soğuttuğu havadan etkilenmemek ve içimizi ısıtmak için birer çay içtik.
Altın Orda Barının müstahdemi, bara girip çıkanlar, sokaktan geçenler, çekik gözlü tombul yanaklı Tatar Türkleriydi. Ama ne yazık ki içlerinde ana dilini konuşabilen yoktu!.
Bir köylü bizi muhtarın evine götürdü. Muhtar Chalecki Miroslaw adlı genç bir Tatar’dı. Eşi Eva (Havva), anası Raziye, babası Mecid, büyükbabası İliya ve oğlu Tomek (Timur) ile birlikte aynı evde yaşıyorlardı. Açık söylemek gerekirse, muhtar ailesi çok fakirdi. Zira evlerinde dikkate değer bir eşya bulunmadığı gibi, ev küçük, bakımsız ve adeta harabe halindeydi.
Muhtara sordum:
- Siz Tatar’sınız, değil mi?
- Evet.
- Peki, Tatar’ların geçmişi, yani milletinizin tarihi hakkında bilginiz var mı?
Bu soruyu 78 yaşındaki büyükbaba İliya yanıtladı:
- Çocuklarımız daha küçükken onlara atalarımızı anlatırız.
- Peki, Tatarca biliyor musunuz?
Aile bireyleri birbirlerinin yüzlerine bakarken Raziye kadın konuştu:
- Benim anam bilirdi; azıcık ben de anlarım, ama tam manasıyla konuşamam, anlayamam!...
Maalesef, ana dillerini unutmuşlardı. Sayıları azalmış ve doğdukları günden itibaren çevrelerinde Lehçe konuşulmakta oluşu, Tatarca öğrenmelerini engellemişti.
Muhtar Chalecki’nin verdiği bilgiye göre, Kruşiniani,121 haneli küçük bir köy. Vaktiyle bu köy, tamamen Tatar’lardan teşekkül etmesine rağmen, bugün köydeki Leh sayısı, Tatar’lardan daha fazladır.
Chalecki’nin bir adının da Emir olduğunu öğrendim. Öğrendim ki, Tatar’lar aldıkları Leh adının yanında bir de İslami Tatar adı almaktadır. Benim için şaşırtıcı olan bir şey de, Ayşe adlı bir kadının Katolik dinine mensup oluşuydu. Bundan da anlaşılıyordu ki, Katolik egemenliği, azınlık dinlerinin yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden oluyordu. Muhtemelen, kimi Müslüman Tatar Türkleri, Türk adlarını korumalarına rağmen, dinlerini değiştirmişlerdi?...
Muhtar Emir, ziraatla meşgul oluyor. Traktörü de var. 11 Hektarlık arazilerini sürüyor, ekip-biçiyorlar. Ayrıca köyde bir tarımsal üretim kooperatifi var. Köy arazisinin bir kısmı kooperatifin, bir kısmı da şahıslara ait.
Köyde sekiz yıllık bir ilkokul var. Burayı bitirdikten sonra tahsilini sürdürmek isteyenler olursa bunlar, Varşova’ya veya çevredeki kentlere gidiyorlar. Emir, ilk öğrenimden sonra, 3 yıllık Elektrik Meslek Okulu’nu bitirmiş.
Köyde yapılan tarımsal üretimin yetersiz oluşu nedeniyle, Tatar’ların çoğu, başka yerlere çalışmaya gitmişler ve oraya yerleşmişler. II. Dünya Savaşından önce, burada Yahudiler de yaşamışlar. O dönemde köy daha geniş imiş.
Emir, genç olmasına rağmen, olgun, ciddi, seviyeli ve sevilen bir insan. Elektrik Teknik Okulunu bitirdikten sonra, kente gidip iş bulabilirmiş, ama doğduğu köye ve soydaşlarına hizmet etmek arzusu, köyden ayrılmasına engel olmuş. Bu yüzden çok seviliyor ve muhtar seçimlerinde herkes oyunu ona vermiş…
Emir’le sohbetimiz esnasında, zaman zaman dedesi İliya da söze karışarak bilgiler verdi. Örneğin, söylediğine göre, II.Dünya Savaşından önce, Türkiye’den gelen bir heyet, Türkiye’ye göç etmek isteyenlere yardımcı olunacağını söylemiş. Az sayıda gidenler de olmuş; hatta İliya da gitmek istemiş, ama Müftü bırakmamış. Giderek köydeki Müslüman sayısı azalmış; Katoliklerin yanında Ortodokslar da köye yerleşmişler.
Muhtarın evinden ayrılırken Raziye Kadın, bahçedeki ağaçların altına düşmüş olan elmalardan bir miktar toplayıp, arabamızın bagajına koydu. Konuğu eli boş göndermeme geleneği, buradaki Tatar Türkleri’nde de yaşıyordu.
Daha sonra köyün camiini ziyaret ettik. Camiye Poplawski Aleksander bakıyordu. Halk bu zata Ali adıyla hitap ediyordu. Cami yakın bir zamanda restore edilmişti. Bakımlı, pırıl pırıl, tertemiz bir ibadethane idi. Köy imamının vefatından sonra, yokluktan dolayı bir imam tayini yapılamamış; bu nedenle çok az sayıdaki cemaatin topluca namaz kılabilmesi mümkün olamıyor. Sadece Cuma günleri, şehirden Stefan Jaşinski adlı bir imam gelip, topu topu 16 kişi olan cemaate Cuma namazını kıldırıp gidiyormuş. Ramazan’da oruç tutanlar varmış. Keza kurban da kesiliyormuş.
Caminin bakımını yapan Ali anlattı:
“II.Dünya savaşından önce bu köyde 3000 kişi otururdu. Şimdi ise 250 kişi var. Savaştan önce çevremizde 19 cami vardı, şimdi bütün Polonya’da 2 cami var. Rus hududu o vakit 600 kilometre içerideydi, şimdi burnumuzun dibinde. İki köyün dışındaki bütün Tatar köyleri Rusya topraklarının içinde kaldı. Tabii Müslümanlar da o tarafta. Rus hududunu geçince 17 cami göreceksiniz. Burada kalanların çoğu da şehirlere gittiler; oralarda çok Müslüman var. Bir vakitler buralarda hep Müslümanlar yaşardı…”
Ali, bunları anlatırken zaman zaman gözleri doluyor ve sürekli içini çekiyordu. Onun anlattığına göre; III.Jean Sobieski, Kırım ve Volga Tatar’larını Rusya’dan getirerek buralara iskan etmiş. Bekar ve savaşçı olan bu Tatar’lar, Leh kızlarıyla evlendirilmişler. Sonra sık sık karılarını bırakarak, başka diyarlara savaşmaya gitmişler. Doğan çocukları analarıyla kalmış ve böylelikle Leh dilini öğrenmişler. Doğan çoçuklara babalarının dininde kalma ayrıcalığı verilmiş olmasına rağmen, bu çocuklar sürekli analarıyla kalmaları nedeniyle Leh Dili’ni öğrenmişlerdi. Gerçi Tatar’lar evlendikten sonra Leh kızlarını Müslüman yapmışlar ama, kendileri Lehçe konuşmaya ve yavaş yavaş Leh isimleri almaya başlamışlar.
Cami bakıcısı Ali, bu işi sevabına nail olmak için yapıyormuş. Kooperatif muhasebeciliğinden emekli olmuş. Halen 73 yaşında. Oğlu İbrahim ardında iki yetim bırakıp vefat etmiş. Ali de midesinden ameliyat olmuş. Hükümet tarafından verilen bir başarı madalyasını övünçle saklıyor.
Ali’ye sordum:
-Dini vecibeleri, isteyenler, istedikleri ölçüde yerine getirebiliyorlar mı? Örneğin Hac’ca gidenler var mı?
-İsteyen namaz kılar, oruç tutar, kurban keser; tabii Hac’ca da gider; ama Hac’ca gidebilmek için 2000 Dolar gerekli. Bunu nereden bulacağız?
Camiyi geziyoruz. Restorasyondan sonra yeni kilimler, halılar, avizeler vb. getirilmiş. Libya Sefareti iki halı göndermiş. Amerikalılar büyükçe bir yeşil çuha getirmişler. SSCB’nden bir halı, Arap’lardan seccadeler ve İngiltere’den bir örtü gelmiş.
Ali’nin, “şu da Türkiye’den” demesini bekledim, ama demedi!... Unutmuş olabileceğini düşünerek sordum:
-Peki, Türkiye’den gelen bir şey yok mu?
-Yok!... Dedi Ali…O an, Ali’den de, mihmandarımdan da ne denli utanmış olduğumu anlatamam! Allah’tan yanımda Diyanet Vakfı satış mağazasından aldığım bir Ezen ve Kuran’ı Kerim kaseti vardı. Ali’ye;
-İşte, sana Türkiye’den de bir hediye. Diyerek teslim ettim. Ali de kaseti öpüp, başına koyduktan sonra, camideki öteki Kur’an’ların yanına koydu.
II. Dünya Savaşı sırasında hastane görevi de yapan Kruşiniani Camii, 17.yüzyılın sonunda Samuel Mirza Trzaskowski adlı bir şahıs tarafından yaptırılmış. Bu şahıs III.Jean Sobieski’yle anlaşıp, emrindeki Tatar askerleriyle birlikte Polonya’ya gelmiş ve bu köyde yerleşmiş.
Camiden sonra köyün mezarlığını da ziyaret ettik.Gerek bu, gerekse Bohoniki köyünün Müslüman mezarlığı,Türkiye’den buralara giden bir Türk için son derece şaşırtıcıdır. O kadar ki, bütün mezarlar bakımlı, temiz ve hepsinin üzerinde mermer mezar taşları var. Bu mezar taşlarının üzerinde, orada metfun bulunan kişinin hem Müslüman adı, hem de Leh adı yazılıdır. Hem de bu yazılar, Latin harflerinin yanı sıra, Arap harfleriyle de kaleme alınmıştır. En önemlisi ise, her mezar taşının üst köşesinde bir ay-yıldızın nakşedilmiş olmasıdır.
Yıllar sonra, 2005 yılının sonbaharında bir kez daha ve yine Dr. Danuta Chmielowska ile birlikte Kruşiniani’ye gittik. Yanımızda, Bialystok’tan itibaren bize refakat eden Müftü Tomasz Miskiewicz ile Tatar Birliği Başkanı Jozef Jusuf Konopacki de vardı. Köye girir girmez hemen dikkatimizi çeken şey, köyün ortasından geçerek, köyü ikiye bölen yolun oldukça düzgün, bakımlı ve temiz olduğu idi. Ayrıca yolun iki yakasındaki evlerin duvarları badanalı, kapılar, pencereler boyalı idi. Önce, restore edilmekte olan camiyi ziyaret ettik… Önceki yıllarda caminin bakımını üstlenen Ali ölmüş; yerini onun bir akrabası almıştı…Mezarlığı ziyaret ederken hayal kırıklığına uğradık. Çünka bakımsız ve kötü bir durumdaydı…İlk ziyaretimizdeki muhtar Emir, 12 yıl önce muhtarlık görevini karısına devretmiş. Emir bizi görünce hemen tanıdı. Kucaklaştık. “Amcamın bir sözü vardır” dedi ve ekledi: “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!...” Bizde de yaygın olan bu özlü sözün ne denli doğru olduğu, Muhtar Emir’le bizim, yıllar önce bir daha karşılaşmamızla kanıtlanmış oldu. Ne var ki, yaşı fazla ilerlemediği halde Emir, bitik bir haldeydi! Karısı Eva da bakımsız bir haldeydi. Oğlu Tomek, Marta adlı bir kızla evlenmiş ve bu evlilikten Patrisya dünyaya gelmişti.
Eva Hanımın ikram ettiği çayı yudumlarken, Emir’le biraz sohbet ettik. Her fikre açık ve gerçekten demokrasiyi yudum yudum içen Polonya’da, bu kez kiminle konuşmuş isek; açık açık düşüncelerini söylediler. Bizim de bunları açık açık yazmamız, yazarlık ilkemizin doğal gereği olacaktır. Emir, o sohbette aynen şunları söyledi:
“Eski rejimde durumumuz daha iyi idi. O zaman daha iyi bir hayat vardı. Devlet ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. O devirde bir traktör almak istediğimizde, bir yıl içerisinde alabiliyorduk, şimdi hemen alabiliriz ama; maalesef paramız yoktur. Eskiden her şey, her yerde aynı fiyatla satılırdı. Şimdi aynı kalitede, hatta aynı markalı bir buzdolabı, çok farklı fiyatlarla satılmaktadır. Yani hayatımız zorlaştı…Yetiştirdiğimiz koyunlar, numaralanıp, kayda geçiriliyor. Bunları istediğimiz zaman satamıyoruz. Sattığımız veya öldüğü zaman, durumu ilgili daireye bildirmek zorunluluğu var. Biz de şaşkınız, hükümet de!...Avrupa Birliği’ne girdik. Bazı yardımların geldiğini duyuyoruz, ama biz vaat ettikleri şeylerin hiç birisini göremiyoruz.”
Kruşiniani, turistik bir durumuna dönüşmüştü. Altın Orda Barı, bakımlı, bahçeli, çiçeklerle bezeli bir mesken haline getirilmişti ve meskenin girişindeki Altın Orda yazısı, barı satın alan kişi tarafından korunuyordu. Ancak; daha önce köyün ortasında yolun kenarında bulunan Altın Orda plaketinin çakılı olduğu büyük kaya parçası; caminin çevresindeki bahçenin içine alınmıştı ve artık, yoldan gelip geçenler bunu görmüyorlardı. Bizim merak edip sormamız üzerine, kayanın yerini güçlükle bulabildik.
Şehirlerdeki yeni zenginler, bu köydeki eski evleri satın alıp, restore ediyor ve zaman zaman gelip, burada dinleniyorlar. Hemen hemen bütün evlerin önünde çiçekler yetiştirildiği için, tüm evler bir gülistanı andırıyor. Bir anlamda burası artık bir tatil beldesi konumuna dönüşmüş bulunuyor.
Köydeki, özellikle yerli ve yabancı turistlere hizmet veren “Tatarska Yurta” adlı lokantaya gittik. Burada çorba, köbete (bir cins börek), mantı ve çaydan oluşan, deyim yerindeyse bir tabldot sunuluyordu. Lokantayı, karı-koca Tatar olan bir aile işletiyordu. Bayan Dzenneta (Cennet) Bogdanowicz yemekleri hazırlıyor; kocası Miroslaw ile kızları Dzemila (Cemile), Tamira ve Elmira, öteki işleri görüyorlardı. Son derece sempatik bir kadın olan Cennet Hanım, müşterileri ile teker teker ilgileniyor ve onlara, kazandığı ödülleri gösteriyordu. Lokanta yeni açılmış; ama kısa zamanda bütün Polonya’nın dikkatini çekmişti. Basın-Yayın organları onlardan söz eden yayınlar yapıyor; mutfak yarışmalarında Tatar yemekleriyle ödüller kazanmışlardı. Örneğin 2005 yılında yapılan bölgesel mutfak yarışmasının birincilik ödülünü valinin elinden almışlardı ve ödül olarak verilen görkemli kupa, lokantada sergileniyordu.
Köydeki olumlu değişimin somut bir göstergesi de, “Dworek Pod Lipami” (Ihlamur Altı) adlı oteldi. Geceyi mükemmel bir bahçenin ortasındaki bu otelde geçirdik.

Bohoniki Köyü
Kruşiniani ile Bohoniki köyleri arasındaki mesafe, 20 kilometre…Bohoniki’ye vardığımızda, ilk iş olarak, yine muhtarı aradık. Evinde yoktu. Doğruca camiye gittik. Bu caminin bakıcısının adı da Ali. Ama Ali köyde olmadığı için, karısı Zofia Bohdanovicz, camii açarak bizi gezdirdi. Aile içindeki adı Zuhra olan bu kadının beş çocuğu vardı ve çocuklarından bazıları, ellerini analarının eteğinden çekmiyorlardı. İkisi oğlan olan beş çocuğun en büyüğü on üç yaşında, en küçüğü ise henüz beş aylıktı.
Bohoniki köyünde 32 hane var. Bunlardan sadece 6 aile Tatarlara ait ve köydeki Tatar nüfusu da sadece 24. Diğerleri ise Katolik ve Ortodoks Polonya’lılar olup, bunların milliyetlerini saptamak mümkün değil. Ancak Kruşiniani gibi Bohoniki de, bütün ülkede, Tatar köyü olarak bilinmekte; Tatar’lar ülkenin neresinde vefat ederlerse etsinler; genellikle bu köylerdeki mezarlıklara defnediliyorlar. Bu nedenle, her iki köydeki mezarlıklarda metfun bulunan insanların sayıları, köylerin nüfusundan çok daha fazladır.
Tatar’lar, köyden kente göç ederek; buldukları işlerde çalışıyorlar. Köyde kalanların sayısı ise giderek azalmış bulunuyor. Kalanlar ise, çiftçilik yaparak geçimlerini sağlıyorlar. Ne yazık ki köyde okul yok. Bu nedenle çocuklar 4 kilometre yürüyerek, başka bir köydeki okula gidip geliyorlar.
Bohoniki Camii de restore edilerek, içindeki eşyalar yenilenmiş. Örneğin Libya lideri Kaddafi’nin gönderdiğini beyan ettikleri büyük bir halı, camiin ortasına serilmiş. Ne yazık ki, yenilenmiş olmasına rağmen, camide beş vakit namaz kılınmıyor.Çünkü imam yok! Aslında cemaat te yok! Her ayın ilk Cuma günleri Sohovola Kasabasından bir imam gelerek, Cuma namınızı kıldırıyormuş. Ramazan’da sadece yaşlılar oruç tutuyorlar; varlıklı 3-5 kişi kurban kesiyormuş. Camii gezerken öğrendiğimize göre; Suudi Arabistan Büyükelçiliği bir Kur’an’ı Kerim, bir avize ve “Allah’ın Dediği Olur” yazılı bir tablo hediye etmiş. Bu camide de ay-yıldız egemen olduğu halde, T.C.menşeli malzeme, yok denilecek kadar az! Bir tüccarın getirip hediye ettiği bir avizeyi gösterdiler. Ben de bir Ezan-Kur’an kaseti armağan ederken Zuhra Kadına şunları söyledim:
“Bu kasetin başında ezan okunmaktadır. Sonra Kuran’ı Kerim’den çeşitli ayetleri, Türkiye’nin seçkin hafızları okuyorlar. Ezan da Kuran da böyle okunmalıdır; lütfen eşine de bunları anlat.”
Gerek Kruşiniani, gerekse Bohoniki camilerine bu tür kasetleri götürmemin sebebi şudur: Çin Halk Cumhuriyeti seyahatimde bazı camileri ziyaret ederken, okunan ezanları anlayamadığım gibi, makamlarında okunmadığını da müşahede etmiştim.Polonya’da da böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünerek, Diyanet Vakfı satış mağazasından kasetler almıştım.
Bohoniki Camii, 18.yüzyılda inşa edilmiş. Son restorasyon işi de dört yıl sürmüş. Zira bunun için gerekli paranın temininde güçlük çekilmiş. Caminin bakıcısı Zuhra’nın kızkardeşi Eugenia (Zeynep) Radecka da köyün muhtarlığını yapıyor. Muhtar Hanım bir toplantı için şehre gittiği için kendisiyle görüşemedik, ama kocası Yakub ile uzun bir sohbette bulunduk. Yakub, eşiyle birlikte Ülkemizi ziyaret etmişler ve İstanbul’u çok beğenmişler. Ailenin durumu oldukça iyi. Bir hayli toprak satın almışlar ve bu toprakları ekip biçiyorlar. Ayrıca küçük ve büyük baş hayvanları da var. Keza evi de dayalı döşeli.
Yakub’un evinin duvarını süsleyen bir harita dikkatimi çekip sordum. Yakub, önce biraz sustu, sonra derin bir iç geçirdikten sonra, parmağını harita üzerinde dolaştırarak;
“buralar II.Dünya Savaşından önceki Tatar köyleridir. Şu köy, en büyük Müslüman köyüdür ve bu köy şimdi Beyaz Rusya topraklarının içindedir; benim anam da oralıdır.” Sonra dolabı açıp, anasının fotoğrafını getirip gösterdi.
Anılan iki köye yaptığım ilk seyahat, Polonya’nın komünist sistemle ve Sovyet güdümünde yönetildiği yıllardaydı. Oraya benden önce gazeteci Artun Ünsal gitmiş ve 27 Aralık 1984 Tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gezi izlenimlerini yayımlamıştı. Sohbet esnasında Yakub bu yazının yer aldığı gazeteyi getirip gösterirken; Türkiye’de yayımlanan bir gazetede kendisinden ve eşinden söz edilmiş olmasından duyduğu gurur ve onur gözlerinden okunuyordu. Konuyu pekiştirmek bakımından A.Ünsal’ın yazısını da buraya almakta yarar görüyorum:

İşte Polonyalı Türkler
Polonya’nın başkenti Varşova’ya 300 kilometre uzaklıkta, Sovyet sınırına çok yakın tipik bir Polonya köyü, Bohoniki. Ancak, bizlerden birileri yaşıyor burada. Köyün muhtarı Zeynep Radecka, Hürriyet muhabirine Lehçe “hoş geldiniz” derken, Türk olduğumuzu duyunca yüzünü daha da tatlılaştırarak hemen “Selamünaleyküm” diye ekliyor. Bu sırada kocası Yakup da sırtımızdaki gocuğu alıp, bize yer göstermeye çalışıyor.
Zeynep, Yakup ve 17 yaşlarındaki çekik gözlü kızları Meryem, Polonya’da yaşayan ve sayıları 4000 civarında olan Türk asıllı Tatarlardan yalnız birkaçı. II. Dünya Savaşı öncesinde Polonya’da bulunan toplam 19 Tatar köyünün şimdilerde sadece ikisi bu ülkenin sınırları içinde kalmış: Bohoniki ve yaklaşık 30 kilometre uzağındaki Kruşiniani. Ötekiler ise, Sovyetler Birliği’nde Lituanya ve Beyaz Rusya’da bulunuyor, az ötedeki sınırın gerisinde…
Evet, bir zamanlar dünyayı titreten Hazar devleti’nin, Altınordu’nun ve Kırım Hanlığı’nın savaşçılarının torunları bu kişiler. Varşova Üniversitesi Türkoloji Profesörü Tadeusz Majda, Türk asıllı Tatarların 1410 yıllarından itibaren Lituanya ve Doğu Polonya’ya geldiklerini anlatıyor.
Polonya Türkleri’nin hemen hepsi Sünni. 16.yüzyıldan sonra anadillerini kaybetmişler. Lehçe’yi Arap harfleri ile yazmaya çalışan bu halk, sonunda yüzyılların etkisi karşısında kendi alfabesini de unutmuş. Şimdilerde sadece camilerde, evlerde ve “Mizaru” dedikleri mezarlıklarda Arap harfli levhalar görülüyor.
Varşova’dan karayolu ile Bialystok’a, oradan da kasaba ve köy yollarını aşarak vardığımız Bohoniki, herhangi bir Polonya köyünden farksız. Zaten köyde Polonyalılar da oturuyor. Ne var ki, kısa bir yürüyüşten sonra karşımıza halen tamiratta olan köyün ahşap camii çıkıyor. Tatarlar ise buraya “Mascidi” diyorlar. Minaresi içinden olan bu mescidin önünde Ali Bogdanovicz ile karşılaşıyoruz. O da “Selamünaleyküm” diyor. Ama ağzından Lehçe’den başka bir söz çıkmıyor. Soyadı da zaten Polonya’lılaştırılmış. Muhtar Zeynep’in evini bize o gösteriyor.
Zeynep, Yakup ve Meryem bizi zorla yemeğe buyur ediyorlar. Konuştuğumuz dil aynı değil, ama anlaşıyoruz. Varşova Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğrencisi Eva Lothammer mükemmel Türkçe’siyle bize tercümanlık ediyor. Binlerce kilometre öteden gelen Türk gazetecinin çevresinde toplanan ev halkı kendileri için hazırladıkları koyun kızartmasına konukları olan bizleri de buyur ediyorlar. Muhtar Zeynep ve eşi Yakup 1981’de İstanbul’a turist olarak gittiklerini söylüyorlar. “Orası harika bir şehir…Her yeri cami” diyorlar. Yakup sonra beni içerideki odaya götürüyor. Duvarda İstanbul’dan aldığı bakırdan bir Sultanahmet Camii tablosu asılı…Hürriyet muhabirini sanki Türkiye’den gelen akrabaları gibi candan karşılayan ev halkı ile sohbet ediyoruz, tercümanımız Eva’nın aracılığıyla. Sonra bahçeye çıkılıyor. 17 yaşındaki Meryem, göçebe Türk aşiretlerindeki kızların binlerce yıllık çevikliği ile bahçedeki atın üstüne biniyor, semerini koşmadan…
Daha sonra birlikte Bohoniki’nin mezarlığına gidiyoruz. Ay_Yıldızlı mezar taşları üzerinde Arapça dualar ve isimler. Fatma Jasinska, İmam Bogalut, Muchla Najmie, Muhammed Aleksandroviç, Aisza (Ayşe) Milkamanoviç. Bir başka mezar Chalima (Halime) Jasinska, Muhtar Zeynep’in anneannesi. Ellerindeki Türk bayrağının Ay-Yıldızı, mezar taşlarının Ay-Yıldızına karışıyor.
Sıra vedalaşmada. Yakup “Resimlerden isterim ha” diye şakalaşıyor. Saatler ne kadar çabuk geçmiş. Ama önümüzdeki başka bir Türk köyü daha var. Kruşiniani… Polonya’nın uçsuz bucaksız ovalarından, ormanlarından yeniden geçiyoruz. Mevsim nedeniyle, havanın erken karardığı saatlerde, Kruşiniani’deyiz. Sovyet sınırı 10-15 kilometre ötede…
Köyün ortasında ahşap bir cami. Geleneksel yerel mimariye göre yapıldığı için, minaresi içinden çıkıyor. Camiin yanındaki evden oldukça yaşlı ve ayağı topallayan bir kişi çıkıyor. Adı Aleksandr Poplovski. Savaşta Almanlara karşı dövüşmüş. Ceketinin yakasındaki haçlı madalya, Poplovski’nin kahramanlıklarının bir kanıtı…Poplovski, “Ben türküm” deyince, birden değişiyor, o da bize hemen “Selamünaleyküm” diyor ve asıl adının Ali olduğunu söylüyor.
Ali bizi daha sonra evine buyur ediyor. Karısı Havva tavuklarına yem veriyor. İçeriye giriyoruz. Duvarda dua levhaları, hatta Türkçe “Allah’ın Dediği Olur” levhası bile var.
Hava iyice karardı. Çaylarımızı bitirdikten sonra yeniden Varşova’ya dönmek için onlara veda ediyoruz.
Kendi mülkleri topraklar üzerinde çiftçilik yaptıkları için gelirleri yerinde olan öteki Polonyalı köylülerden hiçbir farkı bulunmayan, ama Allah’ına yakaran, Kur’an’ını öpen, Ay-Yıldızlı Türk Bayrağını görünce gurur duyan, Polonya’ya candan bağlı ama öz benliklerini de hiç unutmayan, domuza el sürmeyen ama, Vistula votkasını su gibi deviren Türk soydaşlarımızdan ayrılıyoruz. Herhangi bir Anadolu kasabasından ayrılır gibi…
Bunlar, bizim ve Artun Ünsal’ın, yıllar önceki gözlemlerimiz …Yaklaşık yirmi yıl aradan sonra yeniden gittiğimiz Bohoniki’deki durum da Kruşiniani’dekinden farksız!... Bir tatar köyü olarak bilinen Bohoniki’de sadece 4 tatar aile kalmış. Vaktiyle bir renkli TV karşılığında toprağını satan Tatar köylüsü, Bialystok veya başka kentlere göç etmiş. Şimdi dönmek isteyenler varmış ama, sattığı toprağı alabilecek parası olmadığından dönemiyorlarmış. Kruşiniani’deki gibi, burada da dinlenme evleri yapılıyor ve yeni zengin Polonyalı’lar gelip buraya yerleşiyorlarmış. Nitekim köyde otel, lokanta vb.gibi yeni yapılar gözlenmektedir.
Köyden gelip geçenlere gezdirilen camiye bakan Zuhra Hanım yaşlanınca, yerini kardeşi Eugeniya Radkiyeviç almış. Artık, caminin gezdirilmesi de bir gelir kaynağı haline getirilmiş. Bunu doğal karşılamak mümkün ama; doğal olmayan şey, bakıcı kadının, kendi kendine uydurduğu bir dini kisveye bürünüp, doğru dürüst bilmediği, İslamiyet hakkında, ziyaretçilere bilgi vermeye kalkışmasıdır. Ayrıca, caminin içindeki tüm resim ve fotoğrafların, Suudi Arabistan manzaralarından oluşması; Türkiye’yi ve dünyanın en güzel Müslüman kenti olan İstanbul ve camileri ile ilgili bir tek fotoğrafın dahi bulunmaması, bizim açımızdan düşündürücü olmalıdır.

Hiç yorum yok: